Kapitalizmde devletin ekonomideki yeri
Kapitalizmde devlet onu kontrol eden mutlu azınlığın çıkarları doğrultusunda gelişmiştir
04.09.2026 00:22:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





Kapitalizmde devlet onu kontrol eden mutlu azınlığın çıkarları doğrultusunda gelişmiştir. Zaman içerisinde devletin ekonomide ki yeri mutlu azınlığın çıkarları doğrultusunda biçim değiştirmiştir.
Kapitalizmde devletin ekonomideki yeri tarih içerisinde çeşitli değişiklere uğrayarak günümüze kadar gelmiştir.
Fizyokrasi ile başlayan ve kapitalizmin klasik ayağını temsil eden A. Smith ile devam eden süreçte, devletin ekonomiye müdahale etmemesi istenmiştir.

Bu dönemde devlet, özel sektör için kârlı olmayan, yüksek sermaye gerektiren ama kârlılığı az olan ve özel sektörün alt yapıda ihtiyaç duyduğu sektörlerde yer almıştır. Klasik iktisat olarak da ifade edilen bu tarafsız devlet anlayışı, 1929 büyük buhranına kadar devam etmiştir.
Bu dönemde, piyasaların serbest bırakıldığında kendi kendine dengeye ulaşamayacağı ortaya çıkarak devletin müdahalesi zorunlu olmuştur.
1930'lardan 1980'li yıllara kadar kapitalizmin devletlere biçtiği rol iki madde de özetlenebilir: Kamu harcamalarını faizle alınan para ile arttırmak ve yoğun sermaye gerektiren iktisadi yatırımları yapmak…
Kamu harcamalarını faizle alınan para ile yapmayı tavsiye eden Keynes'yen model, kısa zamanlı toplumda rahatlamaya neden olmuş; ama zaman içerisinde ülkeler, yaptıkları bu harcamaları faizli para ile karşıladıkları için global tefecilere borçlu hale gelmişlerdir.

Diğer taraftan yüksek sermaye gerektiren yatırımlar, devlet tarafından yapılarak özel sektörün girmesi mümkün olmayan sahalara devlet el atmıştır. 1980'den sonra ise kapitalizmin devletlere biçtiği rol, yeni bir değişikliğe uğramıştır. O yıllara kadar yüksek sermayelerle yapılan ve devletlerin kalkınmasında rol oynayan kamu iktisadi kurumları (KİT), yok pahasına global firmalara satılmaya başlamıştır.
IMF ve DB, gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelere kredi verirken, özelleştirmeyi de şart koşarak; böylece devletlerin en kıymetli şirketlerinin global firmalara devredilmesini sağlamıştır.
1980'den sonra bir anda 60 aşkın ülkede başlayan bu süreçte global firmalar, büyük paralar verip kamu iktisadi kurumlarını inşa etmek yerine, önce bu kurumları devletlere yaptırmışlar, ardından da yok pahasına satın almışlardır.

1979 yılında İngiltere'de muhafazakar parti ile başlayan ve 1980 yılında ABD tarafından bütün gelişmekte olan ülkelere ihraç edilen özelleştirmenin bu ülkelerde uygulanan şekli ile gelişmekte olan ülkelerdeki şekli çok farklıdır. İngiltere, kâr eden kurumlarını halka arz yolu ile satmıştır.
British Gas, British Steel, British Airways gibi kurumların yüzde 50'den az hissesi halka satılmıştır. Örneğin, British Airways'te yabancıların payının %25'i geçmesine müsaade edilmemiştir. Halbuki İngiltere'den sonra özelleştirme rüzgarına kapılan Şili, Arjantin ve Meksika'da durum çok farklı olmuştur. Blok satışlarla %50'den fazlası global firmalara satılan Kamu İktisadi kurumları, bu ülkelerdeki yılların emeğini de beraberinde götürmüştür.
Ülkemizde de 1980 yılında başlayıp devam eden özelleştirme rüzgarı, Latin Amerika ülkelerinden farklı değildir. 1979 yılında Tokyo raundunda global firmaların devletlere aldırdıkları özelleştirme kararı, bir anda bütün gelişmekte olan ülkelerde doğruluğu tartışılamaz bir ekonomi kuralı olarak uygulamaya konmuştur.

Ülkemiz de bu rüzgardan nasibini 24 Ocak 1980 kararları ile almıştır. 1980 öncesi "kamu harcamalarını arttırın" diyen kapitalizm, şimdi tam tersini söyleyerek gelişmekte olan ülkelere kamu harcamalarını kısmasını tavsiye etmektedir.
Çünkü dün global tefecilere borçlanması için harcamalarını arttırması gereken devletler, bugün bu borçların faizlerini ödemek için harcamalarını kısmak zorundadırlar. IMF, başta ülkemiz olmak üzere, borç batağına batmış birçok ülkeye kamu harcamalarını kısmasını tavsiye etmektedir. Bunun bir ekonomi kuralı olduğu söylenmektedir.
Kalkınmış kabul edilen ülkelerin kamu harcama rakamlarına baktığımızda; gelişmekte olan ülkelere tavsiye edilenin tam tersi bir sonuçla karşılaşırız. Aşağıdaki tablodan görüleceği üzere, 2015 yılı itbariyle kamu harcamalarının GSMH oranı Fransa'da %56.6, Almanya'da 43.8, İngiltere'de 42.4, ABD'de 37.6 ve tüm Avrupa bölgesinde ise 47.16'dır. Bu oran Finlandiya'da %57, Yunanistan'da %55.2, Belçika'da %53,8, Avusturya'da %50.9, İtalya'da %50.1, Portekiz'de %48.3, Hollanda'da %44.7, İspanya'da %43,6 seviyesindedir.

Ülkemizde istihdam içerisinde devlet memurlarının sayısı 2017 Eylül itibariyle 2.449.538 kişidir. Bu oran Türkiye için 2017 yılı itibarı ile %8.5 iken; ABD'de ise 2016 yılı sonu itibarı ile 22.222 milyon insan devlette çalışmaktadır; 156.063 milyon çalışan içerisinde bu oran %15 düzeyindedir.
Dün mutlu azınlıkların global ölçekte büyümek için kullandıkları devletlerin, artık ekonomilerdeki yeni vazifesi, halklardan vergi toplamanın dışında hiçbir şeye karışmamasıdır.
IMF, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler gibi kuruluşların, azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden kalkınma adına isteklerine bakıldığında bu hakikat açıkça görülecektir.
Talep edilenlerin tamamı devletin küçültülmesi içindir. Küreselleşen dünyada sınırların kalkmasından bahsedenler, artık büyük ve güçlü devletlere değil, küçük devletlere gerek olduğundan söz etmektedirler.
Kapitalist sitemin devlet anlayışında devletin küçültülmesinden bahsedilirken, bunun anlamı, devletin topluma hizmet sunan yönünün küçültülmesidir. Yoksa bu sistemlere göre, devletlerin tek gelir kaynağı olan vergilerin toplanması ve kayıt dışının kayıt altına alınması adı altındaki devletin güçlü bir şekilde halkın üzerinde hâkimiyetini savunurlar. Yani küçülen devlet, devletin vergi toplayan yüzü değil, halkına hizmet götüren tarafıdır.

Vergiler, Kapitalist sistemler için tek gelir kaynağı olduğu gibi; faiz esaslı sistemde de sermaye gruplarına kaynak akışının tek yoludur. Bu sistemlerde devlet, halkından aldığı paranın az bir kısmını yine halkına hizmet olarak aktarırken; paranın neredeyse tamamı, faizle borç alınan global tefecilere gitmektedir.
Devletin temel amaçlarından biri, sosyal ve ekonomik istikrar ile gelişmeyi sağlamaktır. Kapitalizmin devlet anlayışında ise, klasik devletin vazifelerinin yerine, özellikle bir kesimin ihtiyaçlarına cevap verilerek adaleti bozan uygulamaların hayata geçirilmesi söz konusudur. Yürürlükteki sistemin bazı kuralları veya işleyişiyle ilgili bazı konular, bu kesimlerin talepleri doğrultusunda bizzat devlet eliyle değiştirilir.
Milli Ekonomi Modeli'nde yer alan güçlü millet için güçlü devlet anlayışı, kapitalist sistemlerde yerini güçlü sermaye grupları için küçük devlet anlayışına bırakmıştır." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)
Kapitalizmde devletin ekonomideki yeri tarih içerisinde çeşitli değişiklere uğrayarak günümüze kadar gelmiştir.
Fizyokrasi ile başlayan ve kapitalizmin klasik ayağını temsil eden A. Smith ile devam eden süreçte, devletin ekonomiye müdahale etmemesi istenmiştir.

Bu dönemde devlet, özel sektör için kârlı olmayan, yüksek sermaye gerektiren ama kârlılığı az olan ve özel sektörün alt yapıda ihtiyaç duyduğu sektörlerde yer almıştır. Klasik iktisat olarak da ifade edilen bu tarafsız devlet anlayışı, 1929 büyük buhranına kadar devam etmiştir.
Bu dönemde, piyasaların serbest bırakıldığında kendi kendine dengeye ulaşamayacağı ortaya çıkarak devletin müdahalesi zorunlu olmuştur.
1930'lardan 1980'li yıllara kadar kapitalizmin devletlere biçtiği rol iki madde de özetlenebilir: Kamu harcamalarını faizle alınan para ile arttırmak ve yoğun sermaye gerektiren iktisadi yatırımları yapmak…
Kamu harcamalarını faizle alınan para ile yapmayı tavsiye eden Keynes'yen model, kısa zamanlı toplumda rahatlamaya neden olmuş; ama zaman içerisinde ülkeler, yaptıkları bu harcamaları faizli para ile karşıladıkları için global tefecilere borçlu hale gelmişlerdir.

Diğer taraftan yüksek sermaye gerektiren yatırımlar, devlet tarafından yapılarak özel sektörün girmesi mümkün olmayan sahalara devlet el atmıştır. 1980'den sonra ise kapitalizmin devletlere biçtiği rol, yeni bir değişikliğe uğramıştır. O yıllara kadar yüksek sermayelerle yapılan ve devletlerin kalkınmasında rol oynayan kamu iktisadi kurumları (KİT), yok pahasına global firmalara satılmaya başlamıştır.
IMF ve DB, gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelere kredi verirken, özelleştirmeyi de şart koşarak; böylece devletlerin en kıymetli şirketlerinin global firmalara devredilmesini sağlamıştır.
1980'den sonra bir anda 60 aşkın ülkede başlayan bu süreçte global firmalar, büyük paralar verip kamu iktisadi kurumlarını inşa etmek yerine, önce bu kurumları devletlere yaptırmışlar, ardından da yok pahasına satın almışlardır.

1979 yılında İngiltere'de muhafazakar parti ile başlayan ve 1980 yılında ABD tarafından bütün gelişmekte olan ülkelere ihraç edilen özelleştirmenin bu ülkelerde uygulanan şekli ile gelişmekte olan ülkelerdeki şekli çok farklıdır. İngiltere, kâr eden kurumlarını halka arz yolu ile satmıştır.
British Gas, British Steel, British Airways gibi kurumların yüzde 50'den az hissesi halka satılmıştır. Örneğin, British Airways'te yabancıların payının %25'i geçmesine müsaade edilmemiştir. Halbuki İngiltere'den sonra özelleştirme rüzgarına kapılan Şili, Arjantin ve Meksika'da durum çok farklı olmuştur. Blok satışlarla %50'den fazlası global firmalara satılan Kamu İktisadi kurumları, bu ülkelerdeki yılların emeğini de beraberinde götürmüştür.
Ülkemizde de 1980 yılında başlayıp devam eden özelleştirme rüzgarı, Latin Amerika ülkelerinden farklı değildir. 1979 yılında Tokyo raundunda global firmaların devletlere aldırdıkları özelleştirme kararı, bir anda bütün gelişmekte olan ülkelerde doğruluğu tartışılamaz bir ekonomi kuralı olarak uygulamaya konmuştur.

Ülkemiz de bu rüzgardan nasibini 24 Ocak 1980 kararları ile almıştır. 1980 öncesi "kamu harcamalarını arttırın" diyen kapitalizm, şimdi tam tersini söyleyerek gelişmekte olan ülkelere kamu harcamalarını kısmasını tavsiye etmektedir.
Çünkü dün global tefecilere borçlanması için harcamalarını arttırması gereken devletler, bugün bu borçların faizlerini ödemek için harcamalarını kısmak zorundadırlar. IMF, başta ülkemiz olmak üzere, borç batağına batmış birçok ülkeye kamu harcamalarını kısmasını tavsiye etmektedir. Bunun bir ekonomi kuralı olduğu söylenmektedir.
Kalkınmış kabul edilen ülkelerin kamu harcama rakamlarına baktığımızda; gelişmekte olan ülkelere tavsiye edilenin tam tersi bir sonuçla karşılaşırız. Aşağıdaki tablodan görüleceği üzere, 2015 yılı itbariyle kamu harcamalarının GSMH oranı Fransa'da %56.6, Almanya'da 43.8, İngiltere'de 42.4, ABD'de 37.6 ve tüm Avrupa bölgesinde ise 47.16'dır. Bu oran Finlandiya'da %57, Yunanistan'da %55.2, Belçika'da %53,8, Avusturya'da %50.9, İtalya'da %50.1, Portekiz'de %48.3, Hollanda'da %44.7, İspanya'da %43,6 seviyesindedir.

Ülkemizde istihdam içerisinde devlet memurlarının sayısı 2017 Eylül itibariyle 2.449.538 kişidir. Bu oran Türkiye için 2017 yılı itibarı ile %8.5 iken; ABD'de ise 2016 yılı sonu itibarı ile 22.222 milyon insan devlette çalışmaktadır; 156.063 milyon çalışan içerisinde bu oran %15 düzeyindedir.
Dün mutlu azınlıkların global ölçekte büyümek için kullandıkları devletlerin, artık ekonomilerdeki yeni vazifesi, halklardan vergi toplamanın dışında hiçbir şeye karışmamasıdır.
IMF, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler gibi kuruluşların, azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden kalkınma adına isteklerine bakıldığında bu hakikat açıkça görülecektir.
Talep edilenlerin tamamı devletin küçültülmesi içindir. Küreselleşen dünyada sınırların kalkmasından bahsedenler, artık büyük ve güçlü devletlere değil, küçük devletlere gerek olduğundan söz etmektedirler.
Kapitalist sitemin devlet anlayışında devletin küçültülmesinden bahsedilirken, bunun anlamı, devletin topluma hizmet sunan yönünün küçültülmesidir. Yoksa bu sistemlere göre, devletlerin tek gelir kaynağı olan vergilerin toplanması ve kayıt dışının kayıt altına alınması adı altındaki devletin güçlü bir şekilde halkın üzerinde hâkimiyetini savunurlar. Yani küçülen devlet, devletin vergi toplayan yüzü değil, halkına hizmet götüren tarafıdır.

Vergiler, Kapitalist sistemler için tek gelir kaynağı olduğu gibi; faiz esaslı sistemde de sermaye gruplarına kaynak akışının tek yoludur. Bu sistemlerde devlet, halkından aldığı paranın az bir kısmını yine halkına hizmet olarak aktarırken; paranın neredeyse tamamı, faizle borç alınan global tefecilere gitmektedir.
Devletin temel amaçlarından biri, sosyal ve ekonomik istikrar ile gelişmeyi sağlamaktır. Kapitalizmin devlet anlayışında ise, klasik devletin vazifelerinin yerine, özellikle bir kesimin ihtiyaçlarına cevap verilerek adaleti bozan uygulamaların hayata geçirilmesi söz konusudur. Yürürlükteki sistemin bazı kuralları veya işleyişiyle ilgili bazı konular, bu kesimlerin talepleri doğrultusunda bizzat devlet eliyle değiştirilir.
Milli Ekonomi Modeli'nde yer alan güçlü millet için güçlü devlet anlayışı, kapitalist sistemlerde yerini güçlü sermaye grupları için küçük devlet anlayışına bırakmıştır." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)
















































































































