logo
31 AĞUSTOS 2026

Parayı durdurmak iyileştirmez: Altın prangalardan euroya

31.08.2026 00:00:00
 

İlk yazıda paranın nasıl yaratıldığını, onun bir imtiyaz ve egemenlik aracı olduğunu, kontrolsüz bırakıldığında bir sömürü kanalına dönüşebileceğini anlatmıştım.  Bu noktada bazen ezber itirazlar geliyor: "Madem para yaratmak bir imtiyaz ve ezberimizde enflasyonun kaynağı bu, çözüm basit — merkez bankası basmasın, devlet borçlanmasın, bankalar kaydi para üretmesin. Böyle bir düzende enflasyon da olmaz. Ne de olsa para basarsak enflasyon olur." Kulağa temiz, hatta ahlaki geliyor. Oysa bu, hastalığı tedavi etmek için hastanın kanını boşaltmaya benzer. 

Açıklayalım. Çünkü büyüyen bir ekonomi sabit bir para stokuyla yaşayamaz. Bir ülke her yıl daha çok mal ve hizmet üretiyorsa ama ortadaki para miktarı sabitse, aynı parayla daha çok mala talip olacağız demektir ve fiyatlar düşer. Kulağa güzel geliyor — "her şey ucuzluyor." Ama bu, ekonominin en sinsi hastalığıdır. Fiyatların düşmeye devam edeceğini bilen kimse bugün harcamaz, yatırımı erteler, bekler; borçlunun yükü her gün reel olarak ağırlaşır; talep çöker, üretim durur, işsizlik büyür. İktisatta buna borç-deflasyon sarmalı denir. "Para basılmasın" demek, enflasyonu değil, onun kötü huylu kardeşi olan deflasyonu davet etmektir.

Meseleyi en yalın hâliyle bir metaforla örnekleyelim. On yaşında bir çocuğun damarlarında yaklaşık üç litre kan dolaşır. O çocuk yirmi yaşına, seksen kiloya ulaştığında bu üç litre yetmez; sağlıklı bir beden beş litreye ihtiyaç duyar. "Fazladan kan üretmek risklidir, olan kan olduğu gibi kalsın" derseniz o çocuk büyüyemez; bodur, gelişememiş, hasta bir bedene mahkûm olur. Para, ekonominin kanıdır. Ekonomi büyürken para da çoğalacaktır — bu bir tercih değil, zorunluluktur. O hâlde sorulacak soru "para üretilmeli mi?" değildir; üretilecektir. Asıl soru, bu kanın hangi damardan geldiği, ne kadar geldiği ve nereye aktığıdır.

Bu afaki bir tez değil. Tarih, "parayı durduralım" diyen ülkelerin başına ne geldiğini bize çok pahalı biçimde gösterdi.

Tarihin en pahalı dersi: Altın standardı ve 1929

Yirminci yüzyılın başında dünya "altın standardı" denen bir düzene bağlıydı: Her ülkenin parası belirli bir altın karşılığına sabitlenmişti ve merkez bankaları ancak ellerindeki altın kadar para basabiliyordu. Bu, bugün pek çok kişinin özlediği o "disiplinli" düzenin ta kendisiydi — parayı keyfî basmayı imkânsız kılan bir kural.

1929'da borsa çöküp kriz patladığında bu kural bir tuzağa dönüştü. Ekonomiler daralırken merkez bankaları para genişletemedi; tam tersine, altınlarını korumak için faizleri yükseltmek ve harcamayı kısmak — yani kemer sıkmak — zorunda kaldılar. Genişlemesi gereken anda para kıstırıldı ve bir deflasyon, tarihin en büyük resesyonuna dönüştü. İktisat tarihçisi Barry Eichengreen bu düzene "altın prangalar" adını verdi: krizi bütün dünyaya yayan ve derinleştiren asıl mekanizma buydu.

En çarpıcı kanıt şu: Altın standardını erken terk eden ülkeler krizden erken çıktı. İngiltere 1931'de prangayı kırıp parasını serbest bıraktı; faizleri indirebildi ve toparlanmaya başladı. ABD 1933'te Roosevelt'le altını bıraktı. Buna karşılık altına sıkı sıkı yapışan Fransa ve "altın bloku" ülkeleri daha derin bir deflasyon ve daha uzun bir çöküş yaşadı. Yani parasını üretimin ihtiyacına göre genişletebilen ayağa kalktı; kuralın esiri olan aynı yerde saydı.

Şimdi bu dersi aklımızda tutarak Avrupa'ya bakalım. Euro'ya geçen ülkeler kendi para birimlerini ve merkez bankalarını bıraktı; yani kendi paralarını yaratma ve gerektiğinde değerini ayarlama yeteneğini teslim ettiler. İyi zamanda bu sorun görünmedi. Ama kriz gelince euro, tıpkı altın standardı gibi bir prangaya dönüştü.

Yunanistan bunun ders kitabı örneğidir. 2010 sonrasında kriz vurunca, ülke ne euro basabiliyordu ne de parasını devalüe edip rekabet gücü kazanabiliyordu. Geriye tek yol kaldı: içsel devalüasyon, yani ücretleri ve harcamayı acımasızca kısmak. Sonuç bir yıkım ve tam anlamıyla bir resesyondu. Ekonomi 2009-2015 arasında yaklaşık dörtte bir küçüldü; işsizlik %28'e, gençlerde %50'nin üstüne çıktı; yarım milyona yakın Yunan ülkeyi terk etti. Aynı yaklaşımla İspanya'da işsizlik %26'yı, genç işsizliği %55'i gördü.

İşin en acı ironisi şu: Kemer sıkma borcu azaltmadı, artırdı. Çünkü borç/millî gelir oranının paydası — yani üretim — çökünce, harcama kesildiği hâlde oran daha da kötüleşti. Bir iktisatçının deyişiyle euro bir "Hotel California'dır: girebilirsin ama asla çıkamazsın. Bu tam da dünkü yazımızın tezidir: Kendi parasını yaratamayan ülke, bir şok anında o şoku bir felakete çevirmeye mahkûmdur.

2008 krizine bakalım. Aynı krizde iki merkez bankası iki farklı yol tuttu ve sonuç ders niteliğinde. ABD'de Fed, 2008'de faizi hızla sıfıra indirdi ve parasal genişlemeye (QE) başladı. Avrupa Merkez Bankası ise tersini yaptı: 2011'de, ekonomi hâlâ kırılganken, enflasyon korkusuyla faizi iki kez artırdı. Sonuç: ABD ekonomisi kriz öncesi seviyesine 2011 sonunda dönerken, euro bölgesi ancak 2015'te o noktaya ulaşabildi.

Madalyonun öteki yüzü: Üretimsiz para

Buraya kadar hep "para yetersiz kalırsa" tehlikesini konuştuk. Sanırım anlaşılmıştır.  Ama madalyonun bir de öteki yüzü var ve tezimizi ancak onu da görünce tam anlarız. Para, üretimin gerisinde kalırsa deflasyon olur; üretimin çok önüne geçerse enflasyon.

Tarih bunun da dehşetli örnekleriyle dolu: 1923 Almanya'sında fiyatlar tek bir ayda milyonlarca kat arttı; 2008 Zimbabwe'sinde fiyatlar neredeyse her gün ikiye katlandı ve ülke 2009'da kendi parasını tümüyle terk etti; Venezuela'da enflasyon 2018'de yüzde bir milyonu aştı. Ortak sebep aynıdır: Devlet, karşılığında hiçbir üretim olmadan, açığını kapatmak için durmadan para bastı. Karşılığında mal üretilmeyen para, birkaç kâğıt parçasından ibaret kalır.

Öyleyse çözüm: Kanı doğru damardan akıtmak

Bütün bu örnekler tek bir yere çıkıyor. Para yaratılacak — altın standardı da euro da bunu inkâr edenlerin başına yıkıldı. Ama kontrolsüz basılan para da Zimbabwe'yi yuttu. Öyleyse mesele para basmak ya da basmamak değil; kanı doğru damardan, üretim damarından akıtabilmektir.

Bunun iki şartı var. Birincisi: Para yaratmanın rantı kamuya ait olmalı; yeni para, faiz yüküyle özel bankalar üzerinden değil kamusal bir kanaldan doğmalı ki kazancı birkaç yapının değil toplumun olsun. İkincisi ve daha zoru: Bu para doğduğu anda iki kanaldan üretime çivilenmeli: Birincisi; — tohuma, makineye, enerjiye, ara malı fabrikalarına, faizsiz ya da çok düşük maliyetle kredi olarak ve ikincisi tüketme kabiliyetini kaybetmiş vatandaşa hayat suyu olarak- ki tüketsin para hızlıca üretime dönsün.- 

İlk yazının sorusu "parayı kim yaratıyor?" idi. Bu yazının cevabı şu: Parayı durdurmak, büyüyen bir bedenin kanını kesmek gibidir — iyileştirmez, öldürür. Yapılması gereken kanı durdurmak değil, onu üretim damarından akıtmaktır. Geriye tek bir soru kalıyor, belki de en zoru: Devlet, yarattığı paranın gerçekten üretime gittiğini nasıl denetleyebilir? Onu da bir sonraki yazıya bırakalım.

 
İbrahim Yıldız / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.