Asıl adı Hüseyin bin Mansûr el-Hallâc olan mutasavvıf, 858 yılı civarında İran'ın Fars bölgesinde doğdu. Tasavvuf yolunda ilerledi, farklı bölgelerde vaazlar verdi ve zamanla geniş bir çevre tarafından tanındı.
'Enel Hak' (Ben Hakk'ım)
Bu ifadesi, dünden bugüne büyük tartışmalara yol açtı. Hallâc, 'Ben, Hakk'ım' sözüyle (haşa) kendisini Allah ilan etmiyordu; ilâhî aşkın etkisiyle kişisel benliğinin silindiğini tasavvufi ifade ile 'sen sende olmayasın ki O, sende olsun, çekilirsen aradan geri kalır Yaradan' gerçeğini, ilahî hakikat karşısında kendini yok saymasını, hakikat karşısında kendi benliğinin silinişini dile getiriyordu.
İdamın arkasındaki siyasi hesaplaşma
Hallac-ı Mansur 6 farklı Abbasi halifesinin hükümdarlığına tanıklık etmiştir. Muktedir tarafından idama mahkum edilmiştir.
Hallâc'ın yaşadığı dönemde siyasi istikrarsızlık, taht kavgaları, itikadı sapmalar, yönetimin baskısı, halkın ezilmesi, isyanların yaşandığı bir dönemdi.
Böylesi bir ortamda Hallac-ı Mansur medrese ve tekkeler yerine pazar ve meydanlarda halka hitap ediyor, saray şatafatına ve adaletsizliklerine karşı durarak ezilen ve yoksul kesimlerin sesi oluyordu.
Tavizsiz duruşunu Irak, Hindistan ve Türkistan'a giderek oralarda da ortaya koyuyordu. Haliyle geniş kitlelerini de peşinden sürüklüyordu.
Asıl tehdit bu idi
Hallâc'ın geniş halk kitlelerine ulaşması, çok sayıda taraftar toplaması ve devlet çevrelerinde bile taraftar bulması, onu yalnızca dinî tartışmaların değil, siyasi hesaplaşmaların da merkezine taşımıştı.
Abbasi hanedanı için bu büyük bir tehdit ve bu tehdit ortadan kaldırılmalıydı. Ama bunu halka anlatmak için iyi bir mazeret bulmaları gerekiyordu.
Bugünde olduğu gibi en uygun mazeret 'bu İslam'a karşı-İslam düşmanı' mantığını ortaya koymaktı.
Hakkında Karmatîlerle iş birliği yapmak, ilahlık iddiasında bulunmak ve dinî hükümlere aykırı fikirler yaymak gibi suçlamalarla dava açıldı.
Hallâc'ın ilk yargılanışında idamına karşı çıkan alimler vardı. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre Şâfiî kadısı İbn Süreyc, tasavvufî vecd hâlinde söylenen sözlerin doğrudan fıkhî hükme konu edilmesine karşı çıktı. İlk yargılama sonunda Hallâc idam edilmedi; hapsedildi.
Yaklaşık sekiz-dokuz yıl süren hapis döneminin ardından yeniden yargılanması istendi. Vezir Hâmid bin Abbas'ın ısrarı ve siyasi baskıların etkisiyle süreç idam kararıyla sonuçlandı. Bazı kadıların bu karara karşı çıktığı da tarihî kayıtlarda yer alıyor.
Hallâc-ı Mansûr, 922'de Bağdat'ta ağır işkencelerin ardından idam edildi. Elleri ve ayakları kesildi, başı kesildi ve cesedi yakılarak külleri Dicle Nehri'ne savruldu.
Darağacına giderken
Hallac-ı Mansur darağacına götürülürken son kez kız kardeşiyle vedalaşmasına izin verdiler. Kız kardeşi geldi ama başörtüsüzdü.
Muhafızlar öfkeyle bağırdı: "Başörtün nerede? Erkeklerin arasına nasıl böyle çıkıyorsun?"
Kız kardeşi ise dimdik durarak şu cevabı verdi: "Ben burada Mansur'dan başka erkek göremiyorum. Hepiniz bedensiniz."
Hallac, o an sadece ölümü bekleyen bir mahkûm değildi. Nitekim darağacına yürürken de şöyle demişti: "Beni öldürmekle yalnızca bedenimi susturursunuz. Ama sözlerim arşa yükselir."
Aradan 1100 yıl geçti ama zihniyet hiç değişmedi
Ben dışarıdan örnek vereyim. Filistin 48'den beri darağacında. Afganistan darağacına götürüldü. Irak, Libya, Fas, Tunus, Libya, Suriye…
Şimdi İran ve Yemen darağacına götürülmeye çalışılıyor.
Ortada bir adam gören var mı?
'Enel Hak' (Ben Hakk'ım)
Bu ifadesi, dünden bugüne büyük tartışmalara yol açtı. Hallâc, 'Ben, Hakk'ım' sözüyle (haşa) kendisini Allah ilan etmiyordu; ilâhî aşkın etkisiyle kişisel benliğinin silindiğini tasavvufi ifade ile 'sen sende olmayasın ki O, sende olsun, çekilirsen aradan geri kalır Yaradan' gerçeğini, ilahî hakikat karşısında kendini yok saymasını, hakikat karşısında kendi benliğinin silinişini dile getiriyordu.
İdamın arkasındaki siyasi hesaplaşma
Hallac-ı Mansur 6 farklı Abbasi halifesinin hükümdarlığına tanıklık etmiştir. Muktedir tarafından idama mahkum edilmiştir.
Hallâc'ın yaşadığı dönemde siyasi istikrarsızlık, taht kavgaları, itikadı sapmalar, yönetimin baskısı, halkın ezilmesi, isyanların yaşandığı bir dönemdi.
Böylesi bir ortamda Hallac-ı Mansur medrese ve tekkeler yerine pazar ve meydanlarda halka hitap ediyor, saray şatafatına ve adaletsizliklerine karşı durarak ezilen ve yoksul kesimlerin sesi oluyordu.
Tavizsiz duruşunu Irak, Hindistan ve Türkistan'a giderek oralarda da ortaya koyuyordu. Haliyle geniş kitlelerini de peşinden sürüklüyordu.
Asıl tehdit bu idi
Hallâc'ın geniş halk kitlelerine ulaşması, çok sayıda taraftar toplaması ve devlet çevrelerinde bile taraftar bulması, onu yalnızca dinî tartışmaların değil, siyasi hesaplaşmaların da merkezine taşımıştı.
Abbasi hanedanı için bu büyük bir tehdit ve bu tehdit ortadan kaldırılmalıydı. Ama bunu halka anlatmak için iyi bir mazeret bulmaları gerekiyordu.
Bugünde olduğu gibi en uygun mazeret 'bu İslam'a karşı-İslam düşmanı' mantığını ortaya koymaktı.
Hakkında Karmatîlerle iş birliği yapmak, ilahlık iddiasında bulunmak ve dinî hükümlere aykırı fikirler yaymak gibi suçlamalarla dava açıldı.
Hallâc'ın ilk yargılanışında idamına karşı çıkan alimler vardı. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre Şâfiî kadısı İbn Süreyc, tasavvufî vecd hâlinde söylenen sözlerin doğrudan fıkhî hükme konu edilmesine karşı çıktı. İlk yargılama sonunda Hallâc idam edilmedi; hapsedildi.
Yaklaşık sekiz-dokuz yıl süren hapis döneminin ardından yeniden yargılanması istendi. Vezir Hâmid bin Abbas'ın ısrarı ve siyasi baskıların etkisiyle süreç idam kararıyla sonuçlandı. Bazı kadıların bu karara karşı çıktığı da tarihî kayıtlarda yer alıyor.
Hallâc-ı Mansûr, 922'de Bağdat'ta ağır işkencelerin ardından idam edildi. Elleri ve ayakları kesildi, başı kesildi ve cesedi yakılarak külleri Dicle Nehri'ne savruldu.
Darağacına giderken
Hallac-ı Mansur darağacına götürülürken son kez kız kardeşiyle vedalaşmasına izin verdiler. Kız kardeşi geldi ama başörtüsüzdü.
Muhafızlar öfkeyle bağırdı: "Başörtün nerede? Erkeklerin arasına nasıl böyle çıkıyorsun?"
Kız kardeşi ise dimdik durarak şu cevabı verdi: "Ben burada Mansur'dan başka erkek göremiyorum. Hepiniz bedensiniz."
Hallac, o an sadece ölümü bekleyen bir mahkûm değildi. Nitekim darağacına yürürken de şöyle demişti: "Beni öldürmekle yalnızca bedenimi susturursunuz. Ama sözlerim arşa yükselir."
Aradan 1100 yıl geçti ama zihniyet hiç değişmedi
Ben dışarıdan örnek vereyim. Filistin 48'den beri darağacında. Afganistan darağacına götürüldü. Irak, Libya, Fas, Tunus, Libya, Suriye…
Şimdi İran ve Yemen darağacına götürülmeye çalışılıyor.
Ortada bir adam gören var mı?
Akın Aydın / diğer yazıları
- Siyasi hesaplar ve bir darağacı / 30.10.2026
- Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak / 29.10.2026
- Başörtüsü sorgulanamaz, yasaklanamaz / 28.10.2026
- Emanet, imtihan ve tevekkül / 26.10.2026
- Fon vurgunu ve ipin ucu / 25.10.2026
- Ha Netenyahu ha Trump demiştik! / 24.10.2026
- Avrupalıların hak arayışları ve Türkiye / 23.10.2026
- Bir çağrı bir fetva ve cevabı / 21.10.2026
- ‘Erdoğan Nobel’e aday gösterilmeli’ / 19.10.2026
- Türkiye, suçluların sığınağı olmayacakmış! / 18.10.2026
- Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak / 29.10.2026
- Başörtüsü sorgulanamaz, yasaklanamaz / 28.10.2026
- Emanet, imtihan ve tevekkül / 26.10.2026
- Fon vurgunu ve ipin ucu / 25.10.2026
- Ha Netenyahu ha Trump demiştik! / 24.10.2026
- Avrupalıların hak arayışları ve Türkiye / 23.10.2026
- Bir çağrı bir fetva ve cevabı / 21.10.2026
- ‘Erdoğan Nobel’e aday gösterilmeli’ / 19.10.2026
- Türkiye, suçluların sığınağı olmayacakmış! / 18.10.2026



























































