Orta Doğu'da on yıllardır süregelen çatışma iklimi, bugün sadece askeri bir operasyonun değil, bir devletin sınırlarını genişletme ve bölgeyi yeniden dizayn etme projesinin en saldırgan safhasına tanıklık ediyor.
İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich'in son açıklamaları, aslında diplomatik kulislerde fısıldanan bir gerçeği gün yüzüne çıkardı: İsrail için bu savaş, bir güvenlik operasyonu değil, Lübnan'dan Suriye'ye, Gazze'den Batı Şeria'ya uzanan bir "sınırları yeniden çizme" operasyonudur.
Modern diplomasinin iflası ve "sözde" ateşkesler
Bölgedeki mevcut tabloya baktığımızda, karşımızda devasa bir ironi duruyor. İsrail; Gazze, Lübnan ve Suriye ile kağıt üzerinde ya ateşkes sürecinde ya da uluslararası hukukun belirlediği sınırlar dahilinde bir denge gözetmek zorunda. Ancak sahadaki gerçeklik, Smotrich'in "Buralar bizim olmalı" çıkışıyla birleştiğinde, "sözde" barış görüşmelerinin sadece bir zaman kazanma taktiği olduğu anlaşılıyor.
Lübnan sınırında yaşananlar bu durumun en somut örneği. Lübnan Cumhurbaşkanı'nın ateşkese bağlılık açıklamaları, masada diplomatik bir nezaket gibi dursa da, İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki sivil yerleşimleri, ambulansları ve hastaneleri hedef alması bu bağlılığın tek taraflı bir teslimiyet olduğunu gösteriyor.
Bir tarafın uluslararası hukuka uyma sözü verdiği, diğer tarafın ise bu sözü bir zayıflık işareti olarak görüp sınırlarını genişletmek için fırsat kolladığı bir denklemde barıştan söz etmek mümkün değildir.
Suriye'de Şam'ın eşiğine kadar dayanan askeri kontrol noktaları ve Gazze'nin "egemen toprak" ilanı, İsrail'in artık statükoyu korumak değil, statükoyu tamamen yok etmek istediğini ispatlamaktadır.
Hukukun ters yüz edilmesi: Hangisi terörist?
Makro perspektiften bakıldığında, uluslararası toplumun kavramlarla nasıl oynadığı hayret verici bir boyuta ulaşmıştır.
Batı dünyası tarafından "terör örgütü" olarak yaftalanan Hizbullah'ın, çatışma esnasında askeri hedeflere odaklanarak "savaş hukukuna" riayet etmeye çalışması; buna karşın bir "demokrasi" ve "hukuk devleti" olarak pazarlanan İsrail'in hiçbir kural tanımadan sivilleri katletmesi ve yardım koridorlarını kapatması iyice analiz edilmesi gereken bir konudur.
Bu pratik durum; "Hangisi terörist, savaş hukukuna sonuna kadar uyan Hizbullah mı, hukuku ayaklar altına alarak acımasızca sivilleri katleden İsrail mi?" sorusunu doğal olarak sordurtuyor. Ve cevabı da belli.
Özellikle Batı Şeria ve Gazze'de uygulanmaya çalışılan yeni hukuk düzeni, işgalin sadece toprakla sınırlı kalmadığını, insan hayatına kasteden bir yargı sistemine dönüştüğünü gösteriyor.
Filistinliler için öngörülen idam yasaları ve askeri mahkemelerin yetkilerinin genişletilmesi, İsrail'in bu bölgeleri çoktan kendi iç hukuku içine dahil ettiğinin, yani de facto olarak ilhak ettiğinin kanıtıdır.
Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Birleşmiş Milletler kararlarını "zerre kadar takmayan" bir yönetim anlayışı, sadece bölge için değil, tüm küresel güvenlik sistemi için bir tehdit haline gelmiştir.
Artık karşımızda hukukla sınırlanan bir devlet değil, gücü hukuk haline getiren yayılmacı bir yapı vardır.
"Yeşil vaatler"den ilhak gerçekliğine
Savaşın başından bu yana dünya kamuoyuna sunulan "Gazze yeniden imar edilecek", "Gazzeliler evlerine dönecek" ya da "Uluslararası bir yönetim kurulacak" gibi söylemlerin bugün içi tamamen boşalmış durumdadır.
İsrail Başbakanı Netanyahu'nun "Orası bizim egemen toprağımız" ifadesi, aslında maskeyi düşüren son hamledir. Yapılan tüm o insancıl söylemler, askeri yerleşimi kalıcı hale getirmek için atılan adımların üzerini örten birer şaldan ibarettir.
İsrail'in bugün izlediği politika, 1948'den bu yana devam eden kademeli işgalin en pervasız aşamasıdır.
Artık saklanma gereği duymayan bir yayılmacılık, bakanlar düzeyinde sınırların değişmesi gerektiği haykırışıyla birleşmiş durumdadır.
Eğer bölge ülkeleri ve uluslararası toplum, Lübnan Cumhurbaşkanı'nın düştüğü yanılgıya düşüp sadece "Biz anlaşmaya bağlıyız" diyerek kenara çekilirse, yakın gelecekte Orta Doğu haritasının sadece kanla değil, oldu-bittilerle tamamen değiştiğini göreceğiz.
İsrail'in bugün Lübnan'da, Suriye'de ve Filistin topraklarında elde ettiği her askeri mevzi, yarın resmi birer sınır taşına dönüştürülmek istenmektedir.
Bu noktada en büyük problem, işgalin kendisinden ziyade, bu işgalin "meşru bir hak" gibi dünyaya dayatılmasıdır.
- Dolar imparatorluğundan “milli paralar” eksenli çok kutupluluğa / 23.05.2026
- Bir ömrün nihayetinde mahcubiyet ve sessizlik / 22.05.2026
- Siyasetin yaşlı prangaları ve 38 yaşındaki devrim / 21.05.2026
- Sorun anayasa değil, anayasanın uygulanmaması / 20.05.2026
- 19 Mayıs ruhu bize çaresizliği değil, çare üretmeyi emreder / 19.05.2026
- Trump’ın Çin ziyareti ve küresel güç savaşının perde arkası / 18.05.2026
- BAE üzerinden kurulan İsrail tuzağı / 17.05.2026
- Kâr hırsının karanlığında sönen 301 can / 16.05.2026
- Mutlak butlan, güç hukuku ve toplumsal muhalefet / 15.05.2026



























































