Tarih bir milletin hafızasıdır. Hafızasını kaybeden milletler ise yok olmaya mahkumdur. Bu gerçek özellikle Türk milleti için çok büyük anlam taşımaktadır. Çünkü, dünyaya adalet, huzur, güven dağıtmış bu milletin tarihi, zayıf düştüğü anlarda, kendine uygulanan zulümlerle, soykırımlarla yazılmıştır. Bulgaristan Türklerinin yaşadığı Belene kâbusu bunlardan sadece bir tanesidir.
Ressam ve porselen uzmanı Embiya Çavuş, çağlar boyu Türk boylarına, Osmanlılara, Avrupa kapılarını açan sihirli Tuna, Balkanlar, Dobruca ve Deliorman üçgeninin birleştiği Şumnu'ya bağlı Mahmuzlu köyünde, 1926 yılında doğdu. Bulgaristan Türkleri için 1984 yılında başlatılan ve 1989'da doruğa ulaşan asimilasyon uygulamasında esir kampı olarak adını duyuran "Belene" kampında 6 yıl başta olmak ( 1950-1956), 4 yılı da prangalı olmak üzere toplam 16 yılını hapiste geçirdi. 1978'de Türkiye'ye geldi.
Bulgaristan Türklerinin yaşadığı soykırım, zorunlu göç, asimilasyon gibi acı gerçekleri anlatarak başladığı koleksiyonunu, Türkiye'ye geldikten sonra, tüm Türk dünyasına karşı işlenen insanlık facialarını yorumlayan eserlerle genişletti. "Türk Dünyasının Kültür Varlığı ve Yaşadığı Dram" adıyla, yurtdışı ve yurtiçinde 100'ün üzerinde sergi açtı.
Vatan hasretini bilmek
"Siz vatan hasretini bilir misiniz?" diye soruyor ve devam ediyor Embiya Çavuş: "Gurur ve yaşam kaynağıdır o. Buram buram yuvarlanan bir ateş gibi yakar insanın içini. Bazen sıcak bir acının çıktığını duyarsın burnundan ve gözlerin hep onu arar, hicran ufuklarının ardında. Anayurttan uzak ve Balkanlarda Türk olmak ateşten gömlek. 500 yıllık Osmanlı hakimiyetinin bedelini ödersin onur kırıcı işkenceler çekerek Bulgar'dan. İnsanlığa, Türk dünyasına karşı yapılan barbarlıkları görmezlikten gelemezdim. Gelecek nesillere uyarı ve ibret olsun diye 20. Yüzyılın kronolojik gerçeğini çizdim. Şimdi yarım asır sonra kendime soruyorum: ?Zaman tüneli miydi yoksa kâbus muydu belleğimde oluşan hatıralar?' "
Çeliğe su veren mücadele
Dava arkadaşı merhum Ahmet Şefik Şerefli, Embiya Çavuş'u şöyle anlatıyor: "Davasıyla, sanatıyla milli çizgide adımlayan bir mücahit ressam. Onu yoğuran da, çeliğine su veren de mücadelesidir. O yolundan, çizgisinden hiç şaşmadı. Milliliği yaşadı ve savundu. Yağlı boya tablolarında onu sanatlaştırdı. Yaşamını Türk dünyasının varlığına adamış ve darağacından kurtulmuş bir kardeşimizdir. Ona hiç bir zulüm baş eğdirememiştir."
Benlik adına direten biri
Ethem Baymak ise şu dizelerle anlatmış bu Belene gazisini:
"Biri var oralarda
Biri var bizi biz kılan
Biri var öze öz katan
Biri var bilirim o bir ressamdır.
Mangal yüreğiyle
Çileli fırçasıyla
Rumeli yazgısıyla.
Biri var oralarda
Biri var acıyan yaraya tuz eken
Biri var benlik adına direten
Biri var bilirim o bir ressamdır.
Renk cümbüşüyle
Kanayan yarasıyla
Barışçıl mesajıyla.
Biri var bilirim
O bir insandır
İnsan..."
Gâvurların Türk halkına yaptığı
Evet! Balkan Türklerinin acısını bizzat yaşayarak her biri birer anıt değeri taşıyan tabloları ile Türklerin şahsında insanlığa karşı işlenmiş suçları, haksızlıkları, zulüm ve işkenceleri yansıttığı tuvalle hafızalara kazıyan ressam ve porselen ustası Embiya Çavuş'un ruh dünyasına girmeye çalıştık. Biz sorduk, o, özellikle bugünün hafıza kaybına uğramışlarının ders alması için cevap verdi. Yüzyıllardır, gittiği her yere adalet, insanlık ve refah götüren Osmanlının torunlarına 20. Yüzyılda, Balkanlarda, Bulgaristan'da reva görülen muameleleri anlattı. Embiya Çavuş'la olan söyleşimiz, "Embiya Çavuş kimdir?" sorumuza içinde ne de çok şey barındırdığını göreceğiniz şu cevapla başladı:
"Hafızamdaki çocukluk hatıramla başlayayım. Dedem, ocağın başında oturuyor, bana kızak yapıyordu. Birden bir gürültü ve ağlayışlar etrafı sardı. Evimizin içi bir anda kanlar içindeki insanlarla doldu. Kucaklarında ağlayan çocuk ve bebekleri, sırtlarında yarı yanmış yaralı ve ölüler vardı. Bu hazin manzaradan dolayı çıldırmıştım. Herkes kendi derdinde idi. Ben de sığındığım bir köşede uykuya dalmışım. Sabah oldu, çıt yoktu. Sokaklarda sessizce gelip giden akrabalar ve komşularda matem, her yerde cenazeler vardı. ?Ne olmuş?' soruma babamın cevabı, ?Oğlum! Sen evin içinden çıkma sakın. Küçüksün, korkarsın' olurken, Büyükannem, ?O da bilsin gâvurların Türk halkına yaptığını. Kücahmet (Küçük Ahmet) köyünü, insanları, hayvanları ve evleriyle yakmış gâvurlar' diyor ve başını sallayarak ağlıyordu. Bu, Türklere yapılanların ne ilki ne de sonuncusuydu. Ama benim hafızama, sokaklarda, kırlarda dövülüp asılmak buradan yerleşmeye başlamıştı. Bir akşam babama, ?Gâvurlar neden Türkleri dövüyorlar?' diye sordum. ?Oğlum! Sen daha küçüksün. Büyüdükçe anlayacaksın. Biz Türk'üz, onlar gâvur da bizi ondan dövüyorlar. Nerede olursan ol gâvur gördün mü ev ya da bir Türk evine saklan. Türklerin giydiği urbaları bilirsin. Gâvurlar kalpak ve fistan giyer. Onları gördüğünde eve kaç ve kapıları kilitle. Eğer tutarlarsa seni domuzlara verirler' dedi."
Sokaklara Türk bayrağı
dikme cesareti
"Kendi kendime hep, ?Neden gâvurlar hep Türkleri dövüp tarladan mallarını, hayvanlarını alıyorlar da Türkler ağlamaktan başka bir şey yapamıyor?' diye soruyordum. Bir gün Büyükannem, ?Gâvurların askerleri var, bizim yok. Senin büyük deden Embiya Çavuş'u, Silistre kalesinde gâvurlar öldürmüşler. Büyük amcan Mehmet'i de.' Sonra Türklerin bayrağını sordum. Büyükannemin anlattıklarına göre çizdiğim bu bayraklardan bazılarını köye giren sokaklara diktim. İlkokulda oturduğum rahlenin üzerine de bayrak çizdiğim için gâvur hocadan bir çok şamar yemiştim. Ben işte böyle esir bir toprakta yaşamaya çalıştım. ?Dedeleriniz 500 yıl boyunca bizleri kesmiş. Şimdi de biz,sizleri yok edeceğiz' diyen gâvur, kimliğine hiyanet etmiş kahpe Bulgar, yüzyıllarca yaşadığımız o toprakları, mal ve mülklerimizi elimizden alıp yokluğa ya da zorunlu göçlere sürdü bizi."
Bulgarın İstanbul'u alma hayali
"İkinci Dünya Savaşında, Almanlar, Bulgaristan'a geldi. Bulgar, İstanbul'u almak için sokaklara döküldü. Sonra Bulgarların Slav dedesi Ruslar geldi. Bulgar Komünist Partisi Başkanı Georgi Dimitrov, ?Osmanlı kalıntılarının Balkanlardan atılması zamanı geldi. Bulgaristan'da Türk yoktur. Türk diye adlandırılanlar Slav kökenli Müslümanlardır. İstanbul'a değil Moskova'ya yalvarıp dua etmelidirler' dedi. Hatta Slav kökenli Nazım Hikmet, Türkleri yanıltmakta başarılı olamayınca, Moskova, Türklerin jenosidini katil Jivkov'a bıraktı."
Hep ağlayarak yoğrulan hamur
"İnsan doğduğu şartlara göre gelişip yaşar. Ben de o çağımda yaşadıklarımdan bir kaçını, küçüklüğümde yoğrulduğum hamuru anlatmaya çalıştım. Zira bizi insan saymıyor Bulgar.
Türkler de insandı. Onlar da insanca yaşamak istiyorlardı. Küçük yaşımdan beri gülmedim, halkımla beraber ağladım. Takdir mi desem; yoksa, beynimle vicdanımın aldığı yaradan mı bilmem, anavatanımdan uzaklarda, milli kimliğime yapılan hakaretler, sert tepkilere yol açtığı için, 1946 yılında, Bulgaristan Türklerinin, daha sonraları da Balkanlardaki Türklerin varlıklarını ve benliklerini korumak için, dört arkadaşımla birlikte tüzüklü bir gizli örgüt kurdum. Arka planda üçer üyeli şubemiz vardı. Zamanla Rusların Bulgaristan'a yerleştirdikleri füze ve askeri malzemeler teşkilatımızı casusluk işine sevk etti ve ele verildik."
Prangalı mahkum
"Bulgaristan Devletini yıkmak için tüzüklü örgüt kurmaktan ve casusluk yapmaktan dolayı mahkeme edildik. Mahkeme, örgüt kurmaktan 1, casusluktan 1, Tito'ya güya suikast hazırlamaktan 1 olmak üzere 3 ölüm cezası, diğer arkadaşlara müebbet ve 20'şer yıl hapis cezaları verdi. Ben, 4 yıl prangalı mahkum olarak hücrede kaldım. 6 sene Belene'de, 6 sene de Plevne ve Sofya hapishanelerinde, yine hücrede kaldım. Bu sırada patlak veren Macaristan olayı Birleşmiş Milletler teşkilatını harekete geçirdi ve Bulgaristan'ı affa zorladı. Sofya, tekrar bir suç işlersem ölüm cezamın yerine getirileceği şartı ile arkamda daha 101 sene hapis cezası bırakarak beni tahliye etti. 1978 yılında yarı mübadele ile Türkiye'ye geldim. Dış ülkelerde Türkiye'ye hizmet nedeniyle vatani hizmet tertibinden emekli kabul edildim."
Ressam ve porselen uzmanı Embiya Çavuş, çağlar boyu Türk boylarına, Osmanlılara, Avrupa kapılarını açan sihirli Tuna, Balkanlar, Dobruca ve Deliorman üçgeninin birleştiği Şumnu'ya bağlı Mahmuzlu köyünde, 1926 yılında doğdu. Bulgaristan Türkleri için 1984 yılında başlatılan ve 1989'da doruğa ulaşan asimilasyon uygulamasında esir kampı olarak adını duyuran "Belene" kampında 6 yıl başta olmak ( 1950-1956), 4 yılı da prangalı olmak üzere toplam 16 yılını hapiste geçirdi. 1978'de Türkiye'ye geldi.
Bulgaristan Türklerinin yaşadığı soykırım, zorunlu göç, asimilasyon gibi acı gerçekleri anlatarak başladığı koleksiyonunu, Türkiye'ye geldikten sonra, tüm Türk dünyasına karşı işlenen insanlık facialarını yorumlayan eserlerle genişletti. "Türk Dünyasının Kültür Varlığı ve Yaşadığı Dram" adıyla, yurtdışı ve yurtiçinde 100'ün üzerinde sergi açtı.
Vatan hasretini bilmek
"Siz vatan hasretini bilir misiniz?" diye soruyor ve devam ediyor Embiya Çavuş: "Gurur ve yaşam kaynağıdır o. Buram buram yuvarlanan bir ateş gibi yakar insanın içini. Bazen sıcak bir acının çıktığını duyarsın burnundan ve gözlerin hep onu arar, hicran ufuklarının ardında. Anayurttan uzak ve Balkanlarda Türk olmak ateşten gömlek. 500 yıllık Osmanlı hakimiyetinin bedelini ödersin onur kırıcı işkenceler çekerek Bulgar'dan. İnsanlığa, Türk dünyasına karşı yapılan barbarlıkları görmezlikten gelemezdim. Gelecek nesillere uyarı ve ibret olsun diye 20. Yüzyılın kronolojik gerçeğini çizdim. Şimdi yarım asır sonra kendime soruyorum: ?Zaman tüneli miydi yoksa kâbus muydu belleğimde oluşan hatıralar?' "
Çeliğe su veren mücadele
Dava arkadaşı merhum Ahmet Şefik Şerefli, Embiya Çavuş'u şöyle anlatıyor: "Davasıyla, sanatıyla milli çizgide adımlayan bir mücahit ressam. Onu yoğuran da, çeliğine su veren de mücadelesidir. O yolundan, çizgisinden hiç şaşmadı. Milliliği yaşadı ve savundu. Yağlı boya tablolarında onu sanatlaştırdı. Yaşamını Türk dünyasının varlığına adamış ve darağacından kurtulmuş bir kardeşimizdir. Ona hiç bir zulüm baş eğdirememiştir."
Benlik adına direten biri
Ethem Baymak ise şu dizelerle anlatmış bu Belene gazisini:
"Biri var oralarda
Biri var bizi biz kılan
Biri var öze öz katan
Biri var bilirim o bir ressamdır.
Mangal yüreğiyle
Çileli fırçasıyla
Rumeli yazgısıyla.
Biri var oralarda
Biri var acıyan yaraya tuz eken
Biri var benlik adına direten
Biri var bilirim o bir ressamdır.
Renk cümbüşüyle
Kanayan yarasıyla
Barışçıl mesajıyla.
Biri var bilirim
O bir insandır
İnsan..."
Gâvurların Türk halkına yaptığı
Evet! Balkan Türklerinin acısını bizzat yaşayarak her biri birer anıt değeri taşıyan tabloları ile Türklerin şahsında insanlığa karşı işlenmiş suçları, haksızlıkları, zulüm ve işkenceleri yansıttığı tuvalle hafızalara kazıyan ressam ve porselen ustası Embiya Çavuş'un ruh dünyasına girmeye çalıştık. Biz sorduk, o, özellikle bugünün hafıza kaybına uğramışlarının ders alması için cevap verdi. Yüzyıllardır, gittiği her yere adalet, insanlık ve refah götüren Osmanlının torunlarına 20. Yüzyılda, Balkanlarda, Bulgaristan'da reva görülen muameleleri anlattı. Embiya Çavuş'la olan söyleşimiz, "Embiya Çavuş kimdir?" sorumuza içinde ne de çok şey barındırdığını göreceğiniz şu cevapla başladı:
"Hafızamdaki çocukluk hatıramla başlayayım. Dedem, ocağın başında oturuyor, bana kızak yapıyordu. Birden bir gürültü ve ağlayışlar etrafı sardı. Evimizin içi bir anda kanlar içindeki insanlarla doldu. Kucaklarında ağlayan çocuk ve bebekleri, sırtlarında yarı yanmış yaralı ve ölüler vardı. Bu hazin manzaradan dolayı çıldırmıştım. Herkes kendi derdinde idi. Ben de sığındığım bir köşede uykuya dalmışım. Sabah oldu, çıt yoktu. Sokaklarda sessizce gelip giden akrabalar ve komşularda matem, her yerde cenazeler vardı. ?Ne olmuş?' soruma babamın cevabı, ?Oğlum! Sen evin içinden çıkma sakın. Küçüksün, korkarsın' olurken, Büyükannem, ?O da bilsin gâvurların Türk halkına yaptığını. Kücahmet (Küçük Ahmet) köyünü, insanları, hayvanları ve evleriyle yakmış gâvurlar' diyor ve başını sallayarak ağlıyordu. Bu, Türklere yapılanların ne ilki ne de sonuncusuydu. Ama benim hafızama, sokaklarda, kırlarda dövülüp asılmak buradan yerleşmeye başlamıştı. Bir akşam babama, ?Gâvurlar neden Türkleri dövüyorlar?' diye sordum. ?Oğlum! Sen daha küçüksün. Büyüdükçe anlayacaksın. Biz Türk'üz, onlar gâvur da bizi ondan dövüyorlar. Nerede olursan ol gâvur gördün mü ev ya da bir Türk evine saklan. Türklerin giydiği urbaları bilirsin. Gâvurlar kalpak ve fistan giyer. Onları gördüğünde eve kaç ve kapıları kilitle. Eğer tutarlarsa seni domuzlara verirler' dedi."
Sokaklara Türk bayrağı
dikme cesareti
"Kendi kendime hep, ?Neden gâvurlar hep Türkleri dövüp tarladan mallarını, hayvanlarını alıyorlar da Türkler ağlamaktan başka bir şey yapamıyor?' diye soruyordum. Bir gün Büyükannem, ?Gâvurların askerleri var, bizim yok. Senin büyük deden Embiya Çavuş'u, Silistre kalesinde gâvurlar öldürmüşler. Büyük amcan Mehmet'i de.' Sonra Türklerin bayrağını sordum. Büyükannemin anlattıklarına göre çizdiğim bu bayraklardan bazılarını köye giren sokaklara diktim. İlkokulda oturduğum rahlenin üzerine de bayrak çizdiğim için gâvur hocadan bir çok şamar yemiştim. Ben işte böyle esir bir toprakta yaşamaya çalıştım. ?Dedeleriniz 500 yıl boyunca bizleri kesmiş. Şimdi de biz,sizleri yok edeceğiz' diyen gâvur, kimliğine hiyanet etmiş kahpe Bulgar, yüzyıllarca yaşadığımız o toprakları, mal ve mülklerimizi elimizden alıp yokluğa ya da zorunlu göçlere sürdü bizi."
Bulgarın İstanbul'u alma hayali
"İkinci Dünya Savaşında, Almanlar, Bulgaristan'a geldi. Bulgar, İstanbul'u almak için sokaklara döküldü. Sonra Bulgarların Slav dedesi Ruslar geldi. Bulgar Komünist Partisi Başkanı Georgi Dimitrov, ?Osmanlı kalıntılarının Balkanlardan atılması zamanı geldi. Bulgaristan'da Türk yoktur. Türk diye adlandırılanlar Slav kökenli Müslümanlardır. İstanbul'a değil Moskova'ya yalvarıp dua etmelidirler' dedi. Hatta Slav kökenli Nazım Hikmet, Türkleri yanıltmakta başarılı olamayınca, Moskova, Türklerin jenosidini katil Jivkov'a bıraktı."
Hep ağlayarak yoğrulan hamur
"İnsan doğduğu şartlara göre gelişip yaşar. Ben de o çağımda yaşadıklarımdan bir kaçını, küçüklüğümde yoğrulduğum hamuru anlatmaya çalıştım. Zira bizi insan saymıyor Bulgar.
Türkler de insandı. Onlar da insanca yaşamak istiyorlardı. Küçük yaşımdan beri gülmedim, halkımla beraber ağladım. Takdir mi desem; yoksa, beynimle vicdanımın aldığı yaradan mı bilmem, anavatanımdan uzaklarda, milli kimliğime yapılan hakaretler, sert tepkilere yol açtığı için, 1946 yılında, Bulgaristan Türklerinin, daha sonraları da Balkanlardaki Türklerin varlıklarını ve benliklerini korumak için, dört arkadaşımla birlikte tüzüklü bir gizli örgüt kurdum. Arka planda üçer üyeli şubemiz vardı. Zamanla Rusların Bulgaristan'a yerleştirdikleri füze ve askeri malzemeler teşkilatımızı casusluk işine sevk etti ve ele verildik."
Prangalı mahkum
"Bulgaristan Devletini yıkmak için tüzüklü örgüt kurmaktan ve casusluk yapmaktan dolayı mahkeme edildik. Mahkeme, örgüt kurmaktan 1, casusluktan 1, Tito'ya güya suikast hazırlamaktan 1 olmak üzere 3 ölüm cezası, diğer arkadaşlara müebbet ve 20'şer yıl hapis cezaları verdi. Ben, 4 yıl prangalı mahkum olarak hücrede kaldım. 6 sene Belene'de, 6 sene de Plevne ve Sofya hapishanelerinde, yine hücrede kaldım. Bu sırada patlak veren Macaristan olayı Birleşmiş Milletler teşkilatını harekete geçirdi ve Bulgaristan'ı affa zorladı. Sofya, tekrar bir suç işlersem ölüm cezamın yerine getirileceği şartı ile arkamda daha 101 sene hapis cezası bırakarak beni tahliye etti. 1978 yılında yarı mübadele ile Türkiye'ye geldim. Dış ülkelerde Türkiye'ye hizmet nedeniyle vatani hizmet tertibinden emekli kabul edildim."
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Adem Birinci / diğer yazıları
- "Allah’ın evinde doğan tek insan: Kâbe’nin oğlu İmam Ali” / 02.01.2026
- Kâbe’ye asılan zulüm vesikası ve Ebu Tâlib’in şahitliği / 31.12.2025
- Hz. Abdülkadir Geylânî / 24.12.2025
- Resûlullah’ın hırkası altında: Aşkın, vefanın ve rahmetin dünyası / 14.12.2025
- Ehl-i Beyt’in sır kâtibi: Cennetlik Selman-ı Fârisî / 06.12.2025
- Resûlullah’ın sırdaşı, Ali’nin sadık dostu: Hz. Huzeyfe b. Yemân / 05.12.2025
- Hür b. Yezid er-Riyâhî: Kerbelâ’da vicdanın ve iman yolunun şehidi / 02.12.2025
- Muhammed Fuzûlî - aşkın şairi / 14.11.2025
- Kerbelâ’nın aslanı: Celal Abbas / 13.11.2025
- ‘Kan ve Keder Toprağı: Kerbelâ’ / 11.11.2025
- Kâbe’ye asılan zulüm vesikası ve Ebu Tâlib’in şahitliği / 31.12.2025
- Hz. Abdülkadir Geylânî / 24.12.2025
- Resûlullah’ın hırkası altında: Aşkın, vefanın ve rahmetin dünyası / 14.12.2025
- Ehl-i Beyt’in sır kâtibi: Cennetlik Selman-ı Fârisî / 06.12.2025
- Resûlullah’ın sırdaşı, Ali’nin sadık dostu: Hz. Huzeyfe b. Yemân / 05.12.2025
- Hür b. Yezid er-Riyâhî: Kerbelâ’da vicdanın ve iman yolunun şehidi / 02.12.2025
- Muhammed Fuzûlî - aşkın şairi / 14.11.2025
- Kerbelâ’nın aslanı: Celal Abbas / 13.11.2025
- ‘Kan ve Keder Toprağı: Kerbelâ’ / 11.11.2025





























































































