İran ile ABD arasında Hürmüz Boğazı ve Körfez hattında yeniden alevlenen askeri hareketlilik, küresel diplomasi ve bölge güvenliği açısından kritik bir dönüm noktasına işaret ediyor.
Tarafların karşılıklı saldırıları, suçlamaları ve Birleşmiş Milletler'in (BM) sürece dahil olma biçimi, Orta Doğu'da sürdürülebilir bir barışın önündeki yapısal engelleri bir kez daha gözler önüne seriyor.
Bu gerilim, sadece iki devlet arasındaki bir çatışma değil, bölgedeki ittifak mimarisini ve uluslararası hukukun sınırlarını zorlayan çok katmanlı bir krizdir.
Diplomatik masada sabotaj ve egemenlik ihlalleri
Krizin temelinde, ABD'nin daha önce üzerinde uzlaşılan 14 maddelik mutabakat metnine uymayan, uzlaşmaz ve oyalama taktiğine dayalı stratejisi yatmaktadır.
İran, taahhütlerine bağlı kaldığını net bir şekilde ortaya koyarken; Washington yönetimi müzakere masasında veya ateşkes süreçlerinde dahi askeri saldırganlığını sürdürerek diplomatik gayretleri baltalamaktadır.
ABD'nin, perde arkasında ise İsrail'in kronikleşen bu yaklaşımı, kriz çözücü kalıcı bir anlaşma yerine, İran üzerinde "maksimum baskı" oluşturmayı amaçlayan bir stratejik oyalama aracıdır.
Üstelik ABD ordusu, saldırılarında sadece askeri unsurları değil, sivil yerleşim bölgelerini de hedef alarak uluslararası hukuku ve BM Şartı'nı açıkça çiğnemekte, savaş suçu kapsamına giren eylemlerde bulunmaktadır.
Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğine ve geçiş düzenlemelerine yönelik hukuksuz müdahaleler de bölgedeki güvensizlik ortamını körüklemektedir.
Tahran'ın Umman aracılığıyla Maskat'ta kurmaya çalıştığı barışçıl ve yapıcı mekanizmalar, tamamen Washington'ın bölge ülkeleri üzerindeki tahakkümü ve baskısı sebebiyle sonuçsuz bırakılmıştır.
Körfez'deki üsler ve meşru müdafaa hakkı
İran Devrim Muhafızları Ordusu'nun (DMO), ABD'nin Bender Abbas, Keşm Adası ve Buşehr gibi stratejik noktaları hedef alan "barbarca" saldırılarına verdiği askeri karşılık, uluslararası hukuktan doğan meşru müdafaa hakkının doğrudan bir sonucudur.
ABD, İran topraklarını vururken Körfez'deki komşu ülkelerin egemenlik alanlarını ve buradaki askeri üsleri lojistik ve operasyonel merkez olarak kullanmaktadır.
Uluslararası hukuk uyarınca komşu ülkeler, kendi topraklarının üçüncü bir tarafa askeri saldırı amacıyla kullandırılmasını engellemekle yükümlüdür.
Dolayısıyla, bu üslerin kapatılması bölgeye gerçek anlamda barış getirebilecek en somut adımdır.
Nitekim misilleme operasyonları kapsamında Ürdün (Prens Hasan), Bahreyn (Şeyh İsa) ve Kuveyt'teki (Ali El-Salem ve Ahmed El-Caber) ABD üsleri füze ve İHA'larla vurulmuştur.
Bu operasyonlarda ABD'ye ait yakıt-mühimmat depoları, helikopter bakım tesisleri, İHA komuta merkezleri ve Patriot hava savunma/radar sistemleri imha edilmiştir.
CENTCOM'un hassas güdümlü mühimmatlar, savaş uçakları ve insansız deniz araçlarıyla (İDA) gerçekleştirdiği saldırılar ise İran'ın direniş ve stratejik savunma kabiliyetini kırmayı başaramamıştır.
Hürmüz Boğazı'nda kontrol ve BM'nin çifte standartlı tutumu
Hürmüz Boğazı, küresel ticaret için hayati öneme sahip bir deniz koridorudur ve tarihi, coğrafi ve diplomatik mutabakatlar çerçevesinde tamamen İran'ın kontrolü ve düzenleme yetkisi altındadır.
ABD'nin boğazdaki varlığı ve gemilere refakat etme iddiası, seyrüsefer güvenliğini sağlamak bir yana, uluslararası ticari taşımacılığı felce uğratan temel istikrarsızlık kaynağıdır.
Tüm bu süreç yaşanırken, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in tek taraflı açıklamaları uluslararası sisteme olan güveni bir kez daha sarsmıştır.
BM'nin, asıl saldırgan ve işgalci konumundaki ABD'yi doğrudan uyarmak yerine, kendini savunan İran'ı gemi trafiğini aksatmakla suçlaması tarafsız olması gereken bir kuruma yakışmayan oldukça taraflı bir yaklaşımdır.
Ancak bu taraflı tutum, geçmişte Srebrenitsa soykırımında seyirci kalan, hatta silahsız Boşnakları Sırp ordusuna teslim eden veya Türkiye'nin 1974 Kıbrıs Barış Harekatı'ndaki meşru müdahalesine karşı duran BM için şaşırtıcı değildir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında bizzat ABD öncülüğünde kurulan emperyalist sistemin sözde barış organı olan BM'den, özellikle İslam dünyasını ve Doğu coğrafyasını ilgilendiren krizlerde tarafsız, adil ve hakkaniyetli bir hakemlik yapması zaten beklenemez.
- Avrupa Parlamentosu’nun 'hadsiz' Kıbrıs kararı: AB'nin düşen maskesi / 13.07.2026
- Avrupa’nın göbeğindeki kara leke: Srebrenitsa Soykırımı / 12.07.2026
- S-400 kumarı: Türkiye’nin F-35 inadı ile bölgesel dengeler arasındaki hassas çizgi / 11.07.2026
- Ankara'daki NATO zirvesi ve stratejik sıkışma / 10.07.2026
- Ankara’da NATO Zirvesi: Gerçekler ve tuzaklar / 09.07.2026
- İşgalden hürriyete: Adı destan, kendi Kurtuluş Savaşı / 08.07.2026
- Siyasetin tıkanan çarkları arasında yükselen BTP güneşi / 07.07.2026
- BTP’nin üye rekoru ve gençlik kampı heyecanı / 03.07.2026
- Lübnan’da barış çerçevesi mi, süresiz işgalin yasallaşması mı? / 02.07.2026























































