Görünürde diplomatik temaslar ve sandık yarışlarıyla geçen günler, esasen Ortadoğu'nun geleceğini şekillendirecek derin bir stratejik kırılmaya ev sahipliği yapıyor.
Bir yanda ABD ile tırmanan gerilimin gölgesinde Tahran'da toplanan bölgesel güçler, diğer yanda ise iktidarını koruyabilmek uğruna bölgeyi felakete sürüklemekten çekinmeyen Netanyahu yönetimindeki İsrail…
Tüm bu gelişmeler, bölge coğrafyasının kaderini tayin edecek kritik bir sürecin kapısını aralıyor.
Tahran'da Mekke İttifakı masası
ABD ile İran arasında karşılıklı sert açıklamalar ve potansiyel askeri müdahale iddiaları sıcaklığını korurken, Tahran son derece kritik bir diplomasi trafiğine sahne oldu.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın oluşturduğu Mekke İttifakı heyetleri, bölge güvenliğini ele almak üzere İranlı yetkililerle bir araya geldi.
Türkiye'yi Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın'ın temsil ettiği bu buluşmada, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman ve Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir de hazır bulundu.
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai ve Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile gerçekleştirilen temaslar, bölgesel krizin yumuşatılması adına büyük önem taşıyor.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, Tahran'daki görüşmelerin bölge iç güvenliğinin dış müdahalelerden bağımsız bir şekilde şekillenmesi için hayati bir başlangıç niteliğinde olduğunu belirtti.
Sünni NATO tuzağına düşmeden caydırıcı bir güç olmak
Mekke İttifakı'nın İran ve Mısır gibi bölgenin kilit aktörlerini de sürece dahil ederek bölgesel güvenliği yerel dinamikler üzerinden sağlaması kuşkusuz olumlu bir hamledir.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken en temel husus, bu ittifakın coğrafyamızda işgaller gerçekleştiren, yayılmacı politikalar izleyen ve hükümranlık iddiasında bulunan ABD-İsrail ikilisinin eksenine girmemesidir.
Eğer bu yapı, Washington'ın talepleri ve Tel Aviv'in çıkarları doğrultusunda şekillenirse, Büyük Ortadoğu Projesi'nin (BOP) birer uygulayıcısına dönüşür ki bu durum İsrail hariç hiçbir bölge ülkesinin faydasına değildir.
Mekke İttifakı, mezhepsel ayrışmaları körükleyen bir "Sünni NATO" oluşumu olmaktan uzak durmalı; aksine ABD ve İsrail'in emperyalist işgallerine karşı gerçek bir caydırıcı güç olarak konumlanmalıdır.
Bölgesel barış ve istikrar ancak bu duruşla teminat altına alınabilir.
Netanyahu'nun koltuk sevdası ve ordu ile yaşanan kriz
İran ile diplomasi trafiği sürerken, İsrail kanadında yaklaşan genel seçimler öncesi çok ciddi bir siyasi ve askeri kriz baş gösterdi.
İsrail Başbakanı Netanyahu'nun sandık öncesi oy oranlarını artırmak ve gündemi değiştirmek amacıyla orduya İran'a karşı yeni bir saldırı talimatı verdiği iddia edildi.
Ancak Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, bu emrin telafisi imkansız bir "hesap hatasına" yol açacağı gerekçesiyle Netanyahu'dan ıslak imzalı resmi belge talep ederek talimata açıkça karşı çıktı.
Netanyahu bu iddiaları "saçmalık" olarak nitelendirip yalanlamaya çalışsa da İsrail iç basınından sızan bilgiler, siyasi irade ile ordu komuta kademesi arasındaki güven bunalımının derinleştiğini kanıtlıyor.
Netanyahu'nun ABD Başkanı Trump'tan aldığı açık seçim desteği dahi İsrail kamuoyundaki çalkantıyı dindirmeye yetmiyor.
Savaş çığırtkanlığı sandıkta son bulsa da İsrail tehdidi bitmez
Netanyahu yönetimi her ne kadar orduyla kriz yaşandığı iddialarını yalanlasa da, seçim kazanmak uğruna bölgeyi ateşe atmaya hazır bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuz gerçektir.
İsrail basınına da yansıyan bu iç çatışma, "ateş olmayan yerden duman çıkmaz" sözünü bir kez daha doğrulamaktadır.
Netanyahu'nun seçimi kaybetmesi ve ardından 7 Ekim sürecindeki ihmalleri ile yolsuzluk davalarından yargılanarak hak ettiği cezayı alması, adalet adına son derece kritik bir gelişme olacaktır. Yürüttüğü soykırım ve katliamların hesabını vermesi şarttır.
Ancak unutulmamalıdır ki Netanyahu'nun gitmesi, İsrail'in işgalci ve yayılmacı politikalarında radikal bir yumuşama getirmeyecektir.
İsrail'in devlet politikası haline getirdiği "Büyük İsrail" ve "Arz-ı Mevud" hedefleri, hükümetler değişse de katliam ve işgallerle sürdürülmeye devam edecektir.
Sandık denklemi ve bölgesel dengelerin geleceği
İsrail'deki 7,3 milyon kayıtlı seçmen (ki bunun %17'sini İsrail vatandaşı Filistinliler oluşturmaktadır) sandık başına giderken, son anketler mevcut koalisyonun da muhalefet blokunun da tek başına 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamayacağını gösteriyor.
Netanyahu'nun bloğunun 50 sandalyede kalması, siyasi ömrünün sonuna geldiğine işaret ederken; Trump'ın verdiği açık desteğin de ters teperek Netanyahu'nun çöküşünü hızlandırdığı görülüyor.
Zira kendi geleceği şüpheli olan, küresel itibarı yıpranmış bir Trump figürünün desteği, Netanyahu'ya faydadan çok zarar getirmektedir.
Ortadoğu, tarihinin en kırılgan dönemlerinden birini yaşamaktadır. Bir yanda diplomatik çözümleri ve bölge ülkelerinin dayanışmasını savunan Mekke İttifakı'nın Tahran temasları, diğer yanda ise kişisel ikbal ve siyasi geleceği için tüm coğrafyayı çatışmaya sürüklemekten çekinmeyen Netanyahu gerçekliği durmaktadır.
Bölge ülkelerinin atması gereken en temel adım; dış güçlerin (ABD-İsrail) yönlendirmelerinden bağımsız, kendi iç güvenliğini koruyan, caydırıcı ve kapsayıcı ortak stratejiler geliştirmektir.
Aksi takdirde, sandıklardan kim çıkarsa çıksın, emperyalist politikaların coğrafyamızda bıraktığı enkaz derinleşmeye devam edecektir.
- Borç kıskacındaki çiftçi, çalınan gelecek ve tarımda bağımsızlık / 26.10.2026
- Türkiye tarımının yapısal çöküşü ve Çarşamba Ovası örneği / 25.10.2026
- Gençlerimiz umudunu neden sınır ötesinde arıyor? / 24.10.2026
- ABD ve İsrail’in İran denklemindeki yeni saldırı planları / 23.10.2026
- Küresel provokasyonlar ve Avrupa’daki halk isyanları / 22.10.2026
- Su yolunu bulur: Yanlış kentleşme ve ihmalin ağır bedeli / 21.10.2026
- Avrupa'yı saran öfke dalgası: Sistem çıkmazı ve çözüm arayışı / 20.10.2026
- Ortadoğu’da savaşın gölgesinde seçim pazarlıkları / 19.10.2026
- Trump’ın tıkanan Ortadoğu çıkmazı / 18.10.2026
























































