Ramazanı idrak etmeye başladığımız şu günlerde televizyonlarda dini programlar tercih edildiği gibi okunacak kitaplar da dinle ilgili olanlardan seçiliyor ister istemez. Ben de peygamber kıssalarından rastgele birini açtım okuyayım diye. Önüme Hz. Nuh (a.s.)'ın kıssası geldi. Vardır bunun da bir hikmeti deyip okumaya başladım. Bilmeyenler için özet geçeyim.Hz. Nuh (a.s.) aynen Peygamber Efendimizin geldiği Arap toplumu gibi Allah'ın (c.c.) dininden sapmış, putlara tapan, yozlaşmış bir topluma peygamber olarak gönderildi. Çok uzun yıllar onları uyardı, bir olan Allah'a inanmaya davet etti. Onlar ise başta mele denen ileri gelenleri olmak üzere onunla alay ettiler, sapıklıkla suçladılar. Hz. Nuh (a.s.) sabırla onları doğru yola çağırdı. Kur'an-ı Kerim'de, "And olsun ki Biz Nuh'u kavmine gönderdik de o 1000 yıldan 50 yıl eksik bir süre yanlarında kaldı?" (Ankebut, 14) diye geçiyor. 950 yıl bu, dile kolay. Ama sonra Nuh aleyhisselam insanların davetine icabet etmedikleri için onlara beddua etti: "(Rabbim!) Sen de bu zalimlerin ancak şaşkınlıklarını artır." (Nuh, 24). Allah-ü Teala da bundan sonra Nuh aleyhisselam'a gemi yapmasını emretti: "Gözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz) uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana (bir şey) söyleme ! Onlar mutlaka boğulacaklardır." (Hud, 37). Gemi inşası bitince Hz. Nuh, sayısı 80 kadar olan mü'minleri ve her cinsten ikişer hayvanı alarak gemiye bindi. Geminin kapaklarını kapatmadan önce bile insanlara tebliğde bulundu. Onlara dedi ki: "Büyük bir tufan olacak, her yeri sular basacak, gelin gemiye binin, helak olmayın!" İnsanlar o anda bile onunla dalga geçtiler. "Sen deli misin? Ne tufanı? Hava günlük, güneşlik, bize bir şey olmaz!" dediler. Kendi oğlu Kenan bile su gelirse dağa çıkarım dedi ve gemiye binmedi. Gaflet böyle bir şey işte, peygamber olan öz babana bile inanmamak. Fakat gemi kapakları kapandığı anda hava karardı, çok şiddetli bir rüzgâr çıktı. Müthiş bir yağmur başladı. Sular dağların üstüne çıktı. O insanların hepsi helak oldu. 150 gün geçtikten sonra Allah-ü Teâlâ, "Yere, suyunu çek; göğe, ey gök sen de yağmurunu tut" buyurdu ve bunun üzerine yağmur durdu, sular çekildi. Gemi Irak'taki Cudi dağına oturdu. Şimdi bu kıssayı niye anlattık? Teşbihte hata olmaz derler ya; bu kıssa bana biraz halimizi hatırlattı. Ramazan ayındayız. Televizyonlarda yine orucu bozan bozmayan şeyler tartışılıyor. Vatandaş saçma sapan sorular soruyor, karşısındaki ilahiyatçılar bu soruları muhatap alıp cevap veriyor. Onlar sakız çiğnemeyi, parfüm sürmeyi tartışırken diğer tarafta elimizle Müslüman kardeşlerimizin ölümüne sebep oluyoruz. O anda belki bir kilise açılışı yapılıyor yurdumuzun bir başka yerinde. Belki bir lokantada oruç açan biri iftarda domuz eti yiyor da haberi yok. Yanlış anlaşılmasın, tabi ki fıkhi konuları bilmemiz ve ibadetlerimizde bu inceliklere dikkat etmemiz lazım. Ama ayrıntılarda vakit kaybederken büyük resmi göremez hale geldik. Abartılı bulanlar olabilir ama imanımızı kaybetme, dinden çıkma noktasına geldik ve öyle bir gafletteyiz ki bunu görmüyoruz. İman gidince tutulan orucun ne hükmü olur? En kötüsü bunu görmediğimiz gibi uyaranlara da kulak vermiyoruz. Prof. Dr. Haydar Baş 30 senedir, 40 senedir bu uyarıları yapıyor. Gerek dini konularda, gerek sosyolojik, gerekse siyasi konularda. Aylardır konuşmalarında Ehli Beyti anlatıyor ve İslam'a onların penceresinden bakmak gerektiğini, onlar gibi yaşamak gerektiğini söylüyor. 'Haydar Hoca Şii oldu, sapıttı' deyip alay edenlerimiz bile çıkıyor. Sanki Şiiler Müslüman değilmiş gibi, Ehl-i Beyt'i sevmek, örnek almak yanlışmış gibi. 'Açılan 40000 kilise bizim çocuklarımız için mi açılıyor?' dediğinde bizim çocuklarımıza bir şey olmaz diye düşünüyoruz. 'Domuz eti kasaplık et oldu. Aman dikkat!' dediğinde 'Ben almam ki!' diyecek kadar gafletteyiz. Bu politikaların devamını da destekliyoruz üstelik. Çoğunluğa tabi olmayı, gözümüze güçlü görünenin yanında olmayı tercih ediyoruz. Tam da bu noktada Nuh (a.s.)'ın kavmine benzediğimizi düşünmeden edemiyor insan. Çünkü biz yanlış yapmaya devam ettiğimiz halde Haydar Baş Bey bizi ikaz etmeye devam ediyor ama biz de onu dinlememeye devam ediyoruz. 'Madenlerimiz gitti, topraklarımız satılıyor, vatan elden gidiyor' diyor biz inanmıyoruz, ya da umursamıyoruz. Bize bir şey olmaz diye düşünüyoruz. İlla ki tufan mı bekliyoruz? İlla ki bir felaket mi olması lazım? Düşmanın kapıya mı dayanması lazım? Ya da toprağın altına mı girmemiz lazım anlamak için? O zaman iş işten geçmiş olmayacak mı?Ramazan ayı, oruçların tutulduğu, zekâtların verildiği, ibadetlere daha çok önem verilen bir ay. Şeytanların bağlandığı, insanların nefsiyle baş başa kaldığı bir ay aynı zamanda. İşte bu ramazan inşallah nefis muhasebesi yaptığımız, hatalarımızı anladığımız ve bu hatalardan döndüğümüz bir ay olsun, milletçe kurtuluşumuza vesile olsun diye temenni ediyoruz, zira gemi kapakları bizim için kapanmak üzere. N'olur bu sefer gemiye binen sadece 80 kişi olmasın!
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Asude Havuzlu / diğer yazıları
- Mutluluk… / 22.11.2020
- Üniversite sınavındaki sorunları değil sistemi tartışalım / 02.07.2020
- Kaynakların sınırsızlığı üzerine / 23.04.2020
- Artık kimse... / 18.04.2020
- Yetim kalmak / 03.04.2020
- #HayatMEMleevesığar / 30.03.2020
- Covid-19’a bir de buradan bakın-II / 26.03.2020
- Covid-19’a bir de buradan bakın / 25.03.2020
- Başkalarının acısına bakmak / 05.03.2020
- Coğrafya kader midir? / 03.03.2020
- Üniversite sınavındaki sorunları değil sistemi tartışalım / 02.07.2020
- Kaynakların sınırsızlığı üzerine / 23.04.2020
- Artık kimse... / 18.04.2020
- Yetim kalmak / 03.04.2020
- #HayatMEMleevesığar / 30.03.2020
- Covid-19’a bir de buradan bakın-II / 26.03.2020
- Covid-19’a bir de buradan bakın / 25.03.2020
- Başkalarının acısına bakmak / 05.03.2020
- Coğrafya kader midir? / 03.03.2020
































































































