Küresel siyasetin merkez üssü olan Orta Doğu, egemen güçlerin kibirli projeksiyonları ile sahadaki tarihsel ve askeri gerçekliklerin çarpıştığı en sert arenadır. Son dönemde yaşanan gelişmeler, özellikle ABD yönetiminin ve Trump'ın İran'a yönelik stratejik yaklaşımlarında nasıl büyük bir tıkanma yaşadığını net bir şekilde ortaya koyuyor.
"İçerideki" lobilerin, İsrail'in zorlamalarının ve önüne konulan şantaj dosyalarının gölgesinde bir "büyük zafer" hayali kuran Trump, İran'da hiç beklemediği, tamamen kaya gibi sert bir direnç duvarıyla karşılaşmış durumda.
Tabiri caizse, Washington'ın Orta Doğu'ya dair jeopolitik hard diski bugün ciddi bir "error" (hata) vermektedir. Bu hata, narsisizm ile malul üstten bakışın, binlerce yıllık bir devlet aklına ve diplomasi geleneğine sahip bir coğrafyada duvara toslamasının doğrudan bir sonucudur.
Kibirli narsisizm ve Londra trafiğindeki "Temel" fıkrası
Bugün Trump'ın temsil ettiği Batı merkezli hegemonik aklın en büyük kusuru, kendisi dışındaki dünyayı; teknolojiden, bilimden ve medeniyetten yoksun, kolayca dizayn edilebilir yapılar olarak görmesidir.
Trump'ın zihin dünyasında da Venezuela'da elde edildiği düşünülen kısmi başarıların veya bazı Körfez ülkelerinin teslimiyetçi politikalarının İran'da da aynen karşılık bulacağı varsayıldı. Ancak madalyonun diğer yüzü çok farklı bir tabloyu önümüze koydu.
Sahadaki gerçeklik, uluslararası hukuka, diplomasiye ve savaş kurallarına daha fazla riayet eden tarafın Batı'nın iddia ettiğinin aksine İran olduğunu; savaş suçu işleyen, sivilleri hedef alan ve uluslararası meşruiyeti ayaklar altına alan tarafın ise ABD-İsrail ekseni olduğunu tescilledi.
Bu durum, Trump'ın kendi müttefiklerinden bile radikal adımları için destek bulamamasını beraberinde getirdi.
Kendi dışındaki herkesi, basını, eski başkanları ve uluslararası kurumları "aptal" olarak nitelendiren bir liderlik profili, aslında tam anlamıyla ünlü Temel fıkrasındaki trajikomik durumu hatırlatıyor: Londra'da ters yöne girip, radyoda "Bir araç ters yönde ilerliyor" anonsunu duyunca, "Ne biri, hepisi hepisi!" diyen Temel misali, Trump da kendi rasyonellikten uzak çizgisini göremiyor.
CNN gibi Amerikan ana akım medyasının bile belgeleriyle ortaya koyduğu üzere; Trump iki ayda 37 kez "Anlaşma çok yakın, bu hafta sonu bitiyor" derken, (Bu rakam son olarak 39'a çıktı) İranlı diplomatlar sahada şartlar kabul edilmediği müddetçe "Elimizi tetikten çekmeyiz" duruşunu bozmadı.
Bu durum, hayal dünyasında yaşayan bir süper gücün, kararlı bir bölge aktörü karşısındaki diplomatik ve askeri acziyetinin ilanıdır.
Rusya ve Çin açısından İran savaşı
Savaş sahnesinde "ateşkesi sürekli ihlal eden taraf" suçlamasını başkalarına yönelten ABD, aslında Keşm Adası'ndan Sirik Adası'na kadar doğrudan vuran ve gerilimi tırmandıran asli aktör konumundadır. İran ise bu saldırganlığa "mütekabiliyet" ilkesiyle, yani saldırının geldiği üsleri tam isabetle vurarak yanıt veriyor.
Nitekim son yaşanan ve CENTCOM'un operasyonu apar topar "4 saat içinde" bitirdiğini ilan etmek zorunda kaldığı gece, ABD askeri varlığı bölgede çok ciddi bir darbe aldı. İran, sivil altyapıların, enerji ve içme suyu tesislerinin vurulması durumunda, saldırıya çanak tutan ülkelerdeki ABD üslerini ve lojistik hatlarını vuracağını göstererek caydırıcılık sınırlarını yeniden çizdi.
Bu kararlılık, bölge ülkelerini de "topraklarımızdaki Amerikan üsleri yüzünden kendi güvenliğimizi tehlikeye mi atıyoruz?" sorgulamasına itiyor.
Bu direnç mimarisinin arkasında elbette küresel bir strateji de yatıyor. Dünya medyasının Ukrayna'yı ve Kiev'i konuşmayı bıraktığı, Zelenski'nin bile "Trump'ın birinci gündemi artık Ukrayna değil, İran savaşı" diyerek sitem ettiği bu konjonktür, Rusya'nın stratejik olarak nefes almasını sağlıyor. Rusya, kendi sınır güvenliğini korumak adına İran'a savunma teknolojisi ve mühimmat desteği vermeye devam ediyor.
Benzer şekilde, enerji ihtiyacının çok büyük kısmını bu bölgeden karşılayan Çin de çok iyi biliyor ki; eğer İran'daki bu emperyal dalga kırılmazsa, bir sonraki savaş cephesi Tayvan, Filipinler ve Güney Çin Denizi olacaktır. Yani Çin ve Rusya için İran'a destek vermek bir lütuf değil, jeopolitik bir savunma zorunluluğudur.
Tucker Carlson'ın itirafı ve mezhep çatışması dayatmasının çöküşü
ABD'nin ve küresel medyanın en etkili figürlerinden biri olan gazeteci Tucker Carlson'ın son açıklamaları, Batı bloğunda yaşanan entelektüel kırılmanın en somut kanıtıdır.
Carlson'ın taraflı tarafsız herkesi sarsan o tarihi tespiti durumu çok net özetliyor: "İster beğenin ister beğenmeyin; İran, Filistinliler ve Lübnan halkı için eşsiz bir şekilde ayağa kalkıyor."
Bu itiraf, sadece askeri bir başarıyı değil, ahlaki bir üstünlüğü de işaret etmektedir. İsrail'in Lübnan'da 1 milyondan fazla sivili yerinden etmesini, Gazze'de soykırıma girişmesini tüm dünya sadece "kınarken", İran sadece konuşmuyor, güç diliyle sahada cevap veriyor.
Daha da önemlisi, bu durum yıllardır İslam dünyasına dayatılan ve sömürgeci aklın en kullanışlı aparatı olan "Şii-Sünni çatışması" ezberini de yerle bir etmektedir.
Filistin halkı Sünni'dir; ancak onların hakları için gövdesini taşın altına koyan, büyük riskler alan İran ise Şii'dir. Aynı şekilde bu uğurda nice canlar veren Hizbullah Şii'dir; "Gazze'ye barış gelmedikçe, İsrail ordusu çekilmedikçe İsrail gemilerini vuracağız" diyen ve Kızıldeniz'i dar eden Husiler de Zeydi-Şii ekolündendir.
Burada yürütülen mücadele bir mezhep kavgası değil; insanlığın, mazlumların ve Müslümanların emperyalist narsisizme karşı ortak bir haysiyet duruşudur.
Tucker Carlson gibi tescilli bir Amerikalı muhafazakar gazetecinin bile gördüğü bu hakikat, Orta Doğu'da artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının ve Batı'nın kurguladığı algı duvarlarının tamamen yıkıldığının en net belgesidir.
- Yeni anayasa, meşruiyet arayışı ve muhalefetin dizaynı / 24.06.2026
- Cenevre’de tehditlerin gölgesinde 60 günlük yol haritası / 23.06.2026
- Dijital mutabakatın gölgesinde yeni hamle hazırlıkları / 22.06.2026
- Kaostan beslenen düzen ve Moskova’da patlayan İHA’lar / 21.06.2026
- İslamabad Anlaşması ve İran'ın büyük zaferi / 20.06.2026
- Raflara ceza, üreticiye baskı / 19.06.2026
- İsrail’in bitmeyen yayılmacılık stratejisi / 18.06.2026
- Bütçe açıkları, faiz sarmalı ve kanıksanan yoksulluk / 17.06.2026
- Ortadoğu’da savaşa ‘reklam arası’ mı, yeni bir dönem mi? / 16.06.2026




























































